BİZİMGİBİLER İÇİN ÖĞRETİLER

• 18/3/2007 - Can Yücel şiirin asi çocuğu.

Kategori: biyografiler

Can Yücel şiirin asi çocuğu. Hiçbir zaman baş eğmeyen hep söyleyecek bir sözü olan “Can Baba” belki de “Can Çocuk.” “Ben hayatta en çok babamı sevdim” diyen Can çocuk..
O çocuğun yüreği öyle geniş ki yalansız yaşamayı kendine dert edinmiş “sevgi duvarı”nı aşıp evrenle buluşmuş.”Her Şey Sende Gizli” derken insanlara yaşamı anlatmış.
  “ve her şeyi öğrendiğin kadar bunu da öğren
sevdiğin kadar sevilirsin” dizeleriyle biter bu şiiri Can Baba’nın. ”İnsanın Anayasası”nı anlatan ve savaşlara yoksulluklara rağmen inadına yaşayan bir şairdir o.Bu dünyada tanık olduklarının dışında “Başka Türlü Bir Şey” isteyen bir şair,”Sakız Ağacı”na şiirler düzebilen bir şair.
Karanlıkta “Badem Çiçekleri”ni görmek için kibrit çakan şairimizi “Can Baba”mızı sevgi ve saygıyla anıyoruz.Şiirlerine her dokunuşumuzda seninle buluşmak üzere Can Baba.

HAYATI

   Şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel, 1926'da İstanbul'da dünyaya geldi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. 1950 'de yurda geri döndü ve aynı yıl babasının önerisi ve desteği ile ilk kitabı ''yazma''yı çıkarttı. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu yıllarda Che Guevera ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıla mahkum oldu. İki yıl sonra genel bir afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından "Bir Siyasinin Şiirleri" adlı kitabını yayınladı. Şair'in bu kitabı için ilk kez yoğun ve ciddi şiirle ilgilendiği dönemin şiirlerini içerir diyebiliriz. "Bir Siyasinin Şiirleri" nin önsözünü yazan Refik Durbaş, kitabı "Can Yücel'i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap" olarak değerlendirir. Can Yücel ise yazdıktan seneler sonra, "kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş" olarak nitelendirir.

Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Bu kendine has çeviriler kimi zaman beğenilip ayakta alkışlanırken, kimi zaman eleştiri konusu oldu. Son yıllarda her hafta "Leman"da her ay "Öküz" de yazıları ve şiirleri yayınlandı. "Mekanım Datça Olsun" demişti. 12 Ağustos 1999 gecesi yitirdiğimiz şair, çok sevdiği Günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.

Can Yücel’i anlamak için öncelikle şairin yaşamını bilmek gerekir.Çünkü o şiiri hiçbir zaman hayatın dışında tutmamış,yaşam pınarı gürül gürül akarken acılarını, özlemlerini, tutkularını, öfkesini hatta hayallerini şiirde aramış;şiirde bulmuştur. Kısacası Yücel’in şiirleri ve hayatı ayrılmaz bir bütündür.

Can Yücel’in şiirleri incelendiğinde şiirlerinin ironiden başka odaklarının olduğu görülecektir. Yoğun bir duygusallık ve sevgi arayışı,ustalıkla doruğuna ulaşmış bir dil işçiliği, entelektüel düzeye varmış bir biçim arayışı;yanlışa,haksızlığa karşı yerleşik düzenden öç alırcasına öfkeli ve bir o kadar da acılı bir direniş.Yakası en açılmadık küfürlerden,en acılı ağıtlara,en afili sokak ağızlarından,en yoğun sevda ve sevgi şiirlerine,cin gibi zeka pırıltılarından, en yalın, en sade söyleyişlere kadar her şeye yer verdiği şiiri.bir “göreve adanmışlık” şiiridir.

Şiirleri ve yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde aktarılan Can Yücel’in, »Yazma« (1950), »Sevgi Duvarı« (1974), »Bir Siyasinin Şiirleri« (1974), »Ölüm ve Oğlum« (1976), »Şiir Alayı« (1981), »Rengahenk« (1982), »Gökyokuş« (1984), »Beşbiryerde« (1985), »Canfeda« (1986), »Kısa Devre« (1990), »Kuzgunun Yavrusu« (1990), »Çok Bi Çocuk« (1992), »Gece Vardiyası« (1993), »Güle Güle Seslerin Sessizliği« (1993), »Gezintiler« (1994), »Maaile« (1995), »Seke Seke« (1997), »Mekanım Datça Olsun« (1999), »Alavara« (1999) adlı şiir kitapları ile düzyazılarını topladığı, »Düzünden« (1994), »Can’dan Yazılar« (1995) adlı kitapları yayımlandı.

Ayrıca »Hatırladıklarım - E. Roosevelt« (1953), »Yeni Türkiye: Bir Garp Devleti - G. Duhamel« (1956), »Her Boydan - Dünya Şiirinden Çeviriler« (1957), »Anna Frank’ın Hatıra Defteri« - A. Frank (1958), »Lord Stadford`un Türkiye Hatıraları - S. Lane Poole« (1959), »Sırça Kümes - T. Williams« (1964), »Muhteşem Gatsby - S. Fitzgerald« (1964), »Lenin Petrograd’da - E. Wilson« (1967), »Küba`da Sosyalizm ve İnsan - E. Che Guevara« (1967), »Gerilla Harbi - Mao Tse Tung« (1967), »Siyah İktidar - S. Charmichael« (1968), »Saloz’un Mavalı - P. Weiss« (1972), »Yeni Başlayanlar İçin Marks - Rius« (1977), »Bahar Noktası - W. Shakespeare« (1981), »Şvayk Hitler’e Karşı - B. Brecht« (1982), »Don Cristobita ile Don Rosita - F.G.Lorca« (1983), »Batı Yakasının Hikayesi - A. Laurents« (1988), »Kar Kokusu - C. M. Schulz« (1991), Fırtına - W. Shakespeare« (1991), »Oliver Twist - C. Dickens« (1992), »Hamlet - W. Shakespeare« (1992), »Define Adası - R. L. Stevenson« (1992) adlı çevirileri yayımlandı.

NECATİ DOĞRU’NUN CAN YÜCEL’İN ŞİİRİYLE İLGİLİ DEĞERLENDİRMESİ

Aslında o halkın şairi.Halkın öfkelerini,tepkilerini,kızgınlıklarını dile getiriyor.Onun bulup şiirlerine koyduğu kelimeler aslında halkın taşları.Nasıl halk öfkelenip de taşları yerden alır,öfkelendiği insanın camına atarsa;Can Yücel de halkın kelimelerini alıyor kurulu düzenin camekanlarına atıyor.Ve onları yerle bir ediyor,tuzla buz ediyor.Yanlış kaynamış kemiklere saldırıyor.Düzenin pisliklerine saldırıyor.Sömürü mekanizmalarına saldırıyor. Diktatörlüklere saldırıyor.İnsan haklarına saygısızlığa saldırıyor.Ama saldırırken hicivle saldırıyor.Halkın kelimeleriyle saldırıyor.Halkın kelimelerini yazdığı için de adama küfürbaz diyorlar.Veya düzene baş kaldırıyor diyorlar.Aslında ona teşekkür etmeleri lazım.

Bu düzenin yürütücüleri “bak bir şair var,bu adam halkın tepkisini dile getiriyor;biz bu şairin şiirlerine kulak verelim,dolayısıyla halkımızı daha iyi anlamış oluruz” diyeceklerine,adamı içerde yatırıyorlar

CAN YÜCELİN HAYATA VE ŞİİRE BAKIŞI HAKKINDA BİR DERLEME

Bir kez gözaltındayken ‘Hayatını anlat’ dediler.” Bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda … ol git deyip kovdular.” Yaşamını ‘en güzel şiiri’ olarak niteleyen Can Yücel, yaşadıklarını, düşündüklerini yine kendi üslubuyla anlatıyor:

İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın, hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım. Benimsemedim. Hiçbir şeyi benimsemediğim gibi… Futbol vardı, futbol oynuyordum. İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hala rüyama girer… Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya!

Ankara’da Taş mektep. Ahır gibi. B...k bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Hiç sevmedim… Ortaokul bitti, Atatürk Lisesi. Aynı numara orayı da sevmedim.

Klasik şube harikaydı. Harika kadro, Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de orada. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orda komün kurduk, harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladığımızı Gazi’ciğimize verdik, onu dışarı yolladık.Ben babama hep posta koyuyorum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da niye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Arabasına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge’e postaladılar. Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi’nde Almanca öğrenmiştim. Alman edebiyatını biliyorum, İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz beni Cambridge’e. Çılgınlık işte! Züppelik işte! Cambridge’de Allah muhafaza kuş gibiyim. Ben de hayatta kuş gibiliğe razı değilimdir. Bütün katolik papaz çocukları benim Latince’nin on mislini biliyor. Ben de kafayı modern tarihe taktım. Bertrand Russel derse gelir… Ama hem kuş gibiliğe hem ukala İngiliz numaralarına yokum… Ayrıldım Linkfield’a gittim. Bülent, Rahşan orada. Ali Neyzi, Yavuz Bayraktar orada. Havuzlu, tenis kortlu, lüks evlerde oturuyorlar, ama yemek yiyecek paramız yok. Babam geldi ziyarete. Mezarlıktan ebegümeci toplayıp ikram ediyoruz… Londra’da resim tarihi öğrenmek için ‘Court of Institute of Art’a gidiyorum. Orada bizim ressamları buldum. Avni, Bedri Rahmi’ler, Selim, Şadi Çalık, İlhan Koman. Orada hem eğlendik hem öğrendik…Arada şişeye giriyoruz.

İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm, arkasından şiir yazdım.Ben mümkün olduğu kadar aile içinde yaşadım. Bütün serseriliğime rağmen aile köklerimi kaybetmedim. Aile değil sade, arkadaşlarım için de böyledir. Öldükleri zaman şiir yazarım.Şiire babamın yardımı çok oldu. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur… Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana…İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit’le, Orhan’la … Bu arada insan şiiri kaybedebilir de. Ama temelde şiir güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın.Elbette hümanizma beni etkilemiştir. Böyle yetiştim ben. Baba Mevlevihane’de doğmuş, yetişmişti. Babam her ne kadar Batıcı, Atatürkçü, Batılılaşma hareketinin bir yığını olarak yaşamışsa da Şark edebiyatı, mistizm, Divan Edebiyatı ve bizim temel gök kubbemiz musikisini de birleştirmişti. Ama ben o kadar şanslı değilim.

Hayatımda karım hariç iki şey sevdim: Şiir ve politika. Şiir nedir diye sorarlar. ‘Şiir göklerde uçan nazenin bir balon’ değil; o balon çoktan patladı. Benim için şiir akıl ve heyecan meselesidir. İnsan beyninin yalnız yüzde 10’u bilinir, gerisi meçhul kıta. Şiir, beynin işlemeyen yüzde 90’ını harekete geçirmektir.

Şiir bir terlemedir. Güneş güneş sözlerle… ve böyle böyle eriyip gider. Dünya gibi tıpkı; döndükçe terleye terleye…Benim gördüğüm, aşk, sevmekten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki aşk için, hiç bir boğa seni tutamasın, hiç bir toreoador sana kırmızı şal göstermesin… Evet aşk, kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir. Oktay Rıfat’ın söylediği gibi: Kelimeler, günlük konuşmayla iletişimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bütünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelimeleri bir galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlükler büyük bir happening olur.

Eskiden babaanneme anlatırdım. Bak şimdi şu yazıdan 50 lira kazanacağım, ötekinden şu kadar… diye. Kadıncağız kahkahalarla gülerdi. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para kazanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama aldığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum? Ankara ve Dragos’taki baba evlerini sattık, Kuzguncuk’ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikayetim yok.Şiir benim için meslektir. Düne ve geleceğe bakışımla birlikte yürüyen özgür bir meslektir. Son zamanlarda kitaplarımdan gelen parayla yaşamımı sürdürüyorum. Bu benim için çok önemli bir şey.

Şiir yazmada intizamım var. Hep şiir düşünüyorum… Ben ki, büyük planlarda, İşçi Partisi döneminde on yıl şiir yazmadım… Şimdi ciddi olarak çalışma olanağım var. Rahatım yerinde. W.B. Yeats’in dediği gibi:” Ben gençken ilhamım ihtiyardı. Şimdi ben ihtiyarım, ilhamım genç…” Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri ya da erotik düşler. Erotik düşler, eski hikayelerle. Kadınları çok seviyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm bu gerginliği yaşama. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutması…Yabancı bir televizyon görüncesinde bitkilerin nasıl çiftleştiğini seyrederken ağlıyorum… Derken aklıma geliyor Güler’le ilk sevişmemiz geliyor. Orda da ağladığını gülerek hatırlıyorum.

Ben 7 yaşında 70 yaşında gibi hissettim kendimi. 70 yaşında da kendimi 7 yaşında gibi hissediyorum. Bundan dolayı iş karışık… Belli bir yaştan sonra insanda çocuklaşma demeyeyim de, dünyaya çocuk açısından, çocuk gibi bakma ihtiyacı doğuyor. Zaten bazı şeyler de ancak çocukça anlatılabilir geliyor bana.

Şiirden değil, çeviriden yattım. Che Guevura’nın ‘İnsan ve Sosyalizm’ ile Che, Mao ve bir Amaerikalı generalin yazdığı ‘Gerilla Harbi’ kitaplarını çevirmiştim. Amerikalı general kontrgerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikalı general yüzünden mahkum olduk.

Şairlerin hepsi hapishane kuşudur. Kendi kendilerine acımaktadırlardır ki, insanın en büyük kabahati budur. Ondan dolayı çok güç çıkıyor şiir, daha doğrusu şair çıkmıyor da şiir çıkıyor ara sıra.

Benim şiirimde de siyasetimde de hakim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi bana yaşama gücü veriyor. Olup bitene ve olup bitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi… Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkisi.Küfrü ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey de halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre elbette bu küfür de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır. Türkiye’de kala kala küfretme özgürlüğü kalacak. O özgürlüğü de elden bırakmak istemiyorum.

Aslında bir kül tabağıdır dünya. İçine bir güneş bastırılmış. Amma da izmarit ha!

Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korkuyorum. Ölüm içimizdedir, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozacak, beni parçalayacak acıdan korkuyorum. İnsanı ezici, bütünselliği bozucu her şeyden nefret ediyorum…

Şairin şiire bakış açısını düşündüğümüzde, Octavia Paz'la ilişkilendirmekte zorlanmayız. Bu ilişkiyi kuran ortaklık, ''Tek bir şiirin, kendini bütün şairlere yazdırması'' düşüncesidir. Octavia Paz, ''Şairler aslında bir tek şiiri yazar'' derken, Can Yücel şunları söyler : ''Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir...Pat diye gelir O, ya bir Afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.''

HIYARARŞİ
Hıyar diyorum
hayır ben turşuyum diyor.

Can Yücel şiirlerinde var olan ironi için şunları söyler :''Harika odur ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında bir şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bir bütündür. Şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktır. Çok ağır geçen hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır.''

Öfke ve sevgi, nefret ve lirizm Can Yücel şiirinde birbirini doğuran karşıt terimlerdir. "Şiir yaşamı çekip çeviren bir ilke. Diyalektik şiirde öfke ve sevgi olarak tecelli ediyor. Bu sevgi ve öfkenin diyalektiği eytişimdir. Bu nedenle sevgi ve öfkenin bir bileşimi olarak ortaya çıkar sanat."

Can Yücel kendisiyle yapılan bir söyleşide, şiir ve dil hakkındaki görüşlerini şöyle aktarmaktadır : ''Goethe der ya :” Dil orman gibidir. Ağaçlar çürür orman kalır.” Bizde ağaçları kesmeye kalktılar.Bizde katıldık buna.Hala kahroluyorum. Yanlıştı. Sadeleştirme meselesi o bütünlüğün içinde sözcükleri, tümceleri nereye oturttuğunun hesabını vermek meselesidir. Kelimeler bütünselliğin parçalarıdırlar. Şiir kelimeleri bu galaksiye hediye etmektir.'' Can Yücel şiirine bu sözler ışığında baktığımızda, töresel dil anlayışına karşı çıkışı görürüz. Bu karşı çıkış şiirse sözcük dağarcığının genişletilmesi ile beslenir. Küfürler ve kaba sözcükler bu karşı çıkışla, şiirin içine girmiştir.

CAN ADINDA BİR FIRTINA-SUNAY AKIN

Can Yücel’in eşi Güler Yücel, kendisiyle yapılan bir söyleşide şu açıklamayı yaptı: “Can ile fırtınada yaşanır gibi yaşanır."

Bu söz bizi alır, 1890 yılının 16 Eylül gününde, Japonların “Ayı Denizi" adını verdiği sularda dev dalgalarla boğuşan bir geminin güvertesine götürür... Dış görünüşü son derece güzel olan geminin içi harap durumdadır. Fırtınaya yakalanan gemide denizciler, ellerinden geleni yapmaya çalışsalar da, kaçınılmaz son çok yakındır. Direği yıkılan, tahtaları birbiri ardına koparak dağılan gemi, bu içler acısı durumuyla, bayrağını taşıdığı ülkenin de geleceğini haber vermektedir!

Ertuğrul adlı gemi, Sultan Abdülhamit’in Japon imparatoruna gönderdiği armağanları ulaştırmak üzere çıktığı sefere, sıcak bir temmuz gününde, bandoyla, top atışıyla uğurlanmıştı İstanbul’dan. Üç direkli, ahşap bir gemi olan Ertuğrul, limandan ayrılırken, bir daha geri dönemeyeceğini bilmeyenler de yok değildi! İlk kez yapılacak olan Uzakdoğu seferine Ertuğrul’un gönderilmesine karşı çıkmıştı pek çok usta denizci. Çünkü bu yaşlı gemi, tam on bir yıldır Haliç’te bir dubaya bağlı durmaktaydı. Ancak dönemin Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, Ertuğrul’da ısrar ediyordu. Hem de, onca denizcinin yaşamını tehlikeye atma pahasına!

Ekmekçi Sepeti

Ertuğrul’un kaptanı Âli Bey, karısına yazdığı mektupta gemisini bakın neye benzetiyor: “Buraların gemileri acayip, yani denizlerine göre yapılmış. Bizim geminin iki veya üç misli cesametinde olup, bizim mahut ise ekmekçi sepeti gibi her tarafı gıcırdıyor."

Ekmekçi sepeti gıcırdaya gıcırdaya olsa da varmayı başarır Yokohama limanına. Armağanlar İmparatora sunulduktan sonra geri dönüş hazırlıklarına başlanılır. Japonlar Ertuğrul’un esaslı bir bakım görmeden denize açılmasına karşı çıkarlar ama, “Geri dönün!" emri gelir İstanbul’dan. Kaptan Âli Bey, çaresizlik içinde emri yerine getirmek üzere ayrılır limandan.

Oşima Adası açıklarında, fırtınayla saatlerce boğuşan Ertuğrul’un dayanma gücü giderek yok olur. Yorgun gemi, sürüklendiği kayalıklara çarparak, kemikleri tek tek kırılan bir insan gibi acılar içinde inler. Ertuğrul’un battığı yerden az ileride ışığı görünen Kaşinozaki Feneri’nin kapısını sabaha kadar 69 denizcimiz çalar. Aralarında Kaptan Âli Bey olmak üzere, boğulan 500’ü aşkın denizcimizden çoğunun cesedi bulunamaz.

Şair Eşref’in Kehaneti

Ertuğrul’un batış tarihi tartışmaya açıktır. Bu konuda detaylı bir araştırma yapan yazar Erol Mütercimler, Ertuğrul Faciası’nı konu alan kitabında, 16 Eylül olarak verir batış gününü. 16 Eylül 1890, Kaşinozaki Feneri bekçilerinin, ilk kazazedeyle saat 22.00’de karşılaştıklarını bildirdiği tarihtir.

Güler Yücel’in bir sözünden kalkıp, 110 yıl öncesine gittik. Çünkü, Kaptan Âli Bey’in kızı Neyyire Hanım, Ertuğrul faciasından yıllar sonra doğuracağı çocuğa “Hasan Âli" adını verecektir. Can Yücel’in “Ben hayatta en çok babamı sevdim" diye seslendiği de, Kaptan Âli Bey’in hiç göremediği torunu olan ve Maarif Bakanlığı da yapan Hasan Âli Yücel’dir!

Can Yücel ile yaşamak, elbette fırtınada yaşamaya benzeyecektir. Çünkü o, ne de olsa, fırtınalı havada batan Ertuğrul’un kaptanı Âli Bey’in torununun oğludur.

METİN ÜSTÜNDAĞ’IN CAN YÜCEL’LE BİR ANISI

Öküz`ü hazırlarken Baba İsimler diye tabir ettiğimiz isimlerin yarısını derginin başına,yarısını sonuna koyuyoruz ki güçlü başlasın güçlü bir finalle bitsin.Bu amaçla Can Baba`nın şiirini son sayfalara koydum bir sayıda. Dergi çıkar çıkmaz dergiye telefon etmiş.”Benim şiirimi derginin kıçına koyanın o dergiyi kıvırır kıçına sokarım”diye. Bunu duyunca hemen –Datça`daydı o sıra- Can Baba`ya bir faks çektim: ”Sevgili Can Baba,Datça`da temmuz ayında beni anmışsın galiba,kıçım acayip kaşındı da…”

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni
Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni
Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım


EĞER

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!



HER ŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin...



ANAYASASI İNSANIN
Paul Eluard için yazılmıştır

Kan yasası bu insanın:
Üzümden şarap yapacaksın
Çakmak taşından ateş
Ve öpücüklerden insan!

Can yasası bu insanın:
Savaşlara yoksulluklara
Ve binbir belaya karşın
İlle de yaşayacaksın!

Us yasası bu insanın:
Suyu şavka döndürüp
Düşü gerçeğe çevirip
Düşmanı dost kılacaksın!

Anayasası bu insanın
Emekleyen çocuktan
Uzayda koşana dek
Yürürlükte her zaman




SEVGİ DUVARI sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi
kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi



SAKIZ AĞACI

O bir sakız ağacıydı, alelade;
Bir gün o yeşil sahile çıktı geldi,
O zaman bu zamandır memnun yerinden;
Seyreder bulutları, göğü, denizi.



CENNEŞANUHU Baykuş aslen bir hatundur bakmayın baylığına
Mekânı cennet ola, makâmı şattaraban
Her mendakkadukkada bir dokuz doğuran ...
Kuşkonmaz sütüyle emziriyor geceyi
Ve zifirî yıldızlar ürüyor eski samanyollarından

Yavruları yetişip süzüldü müydü dünyaya
Kadifeden çıtı çıkmaz kanatlarıyla
Düşlerini yiyorlar, gümüşü düşlerini gülibrişim
ağaçlarının
Nasıl yerse ayçiçeği çekirdeklerini çocuklar
Dişlerinin arasında çatırdatarak çıtır çıtır

Tuh sana Puhu Kuşu
Çini mürekkebinlen sarı, susak ve uykusuz nehrime
Batırdığın bu kaçıncı tahtel - bahir !



BÜYÜK CAN DEDİ Kİ

Kovalamayın beni yatağa
Hiç uykum yok
Daha lafınıza karışacağım
Ortalığı dağıtacağım
Televizyonu kapatacağım
Ayçiçeği resmi yapacağım daha
Başparmağıma şiir okuyacağım
Islık çalacağım
Daha çok işim var
Gecenizi karartacağım
Kütahya vazonuzu kıracağım
Vakitsiz yatırmayın beni
Daha çok erken
ALINTIDIR

HAYALBAZ'A TEŞEKKÜRLER
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 17/3/2007 - GÜNER YENER

Kategori: biyografiler

 

29 OCAK 1964

ARDAHAN DA DOĞMUŞTUR
BİR ÖĞRETMEN OLAN MİHRALİ YENER VE ÇİÇEK YENER İN OĞLUDUR.

İLK ÖĞRETİM YILLARINDA ,SANATA OLAN YAKINLIĞI BAŞLAYAN GÜNER YENER 1980 İHTİLALİ ÖNCESİ LİSE YAŞAMINI BIRAKMAK ZORUNDA KALMIŞ VE BİR FOTOĞRAF ATÖLYESİNDE CENGİZ KALUÇ USTASININ YANINDA USTA ÇIRAK İLİŞKİSİYLE FOTOĞRAAF SANATINI GELİŞTİRDİ 1987 YILINDA NERMİN HANIMLA EVLENMİŞ GÖZDE , ÖZGÜN  EKİN ADINDA İKİ KIZ ÇOCUĞU OLMUŞ 1990 YILINDA YARIM KALAN LİSE EĞİTİMİNİ DIŞARDAN BİTİRME KARARI ALIR VE AYNI ÖĞRETİM YILINDA LİSE EĞİTİMİNİ TAMAMLAR

1992 YILINA KADAR FOTOĞRAFLA BİRLİKTE CAM ,GRAVÜR ,VE YAYINCILIK DENEMELERİNDE BULUNDU

.1992 YILINDA  İSTANBUL DA MARMARA ÜNİVERSİTESİ ATATÜRK EĞİTİM FAKÜLTESİ RESİM İŞ ÖĞRETMENLİĞİNE DERECEYLE KABUL EDİLİR.

ÜNİVERSİTENİN İLK YILLARI NEVHİZ TANYELİ’DEN DESEN EĞİTİMİ ,BERİKA İPEKBAYRAK’TAN HEYKEL RAMİZ AYDIN’DAN İSE RESİM DERSLERİ ALAN GÜNER YENER BURADAKİ EĞİTİM BİÇİMSELLİĞİNDEN SIKILARAK EĞİTİM KONUSUNDA KENDİ ARAŞTIRMA VE ÇALIŞMALARINA BAŞLAR

GELİŞTİRDİĞİ TEKNİKLERİ PRATİĞE DÖKMEK AMACIYLA İSTANBULDA KADİKÖY İLÇESİNİN MODA SEMTİNDE KENDİ ÇALIŞMA ATÖLYESİNİ KURARAK EĞİTİM ÇALIŞMALARINA BU ATÖLYEDE YÖN VEREN SANATCI AYNI ATÖLYEDE SANAT DİSİPLİNLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİ KONUSUNDA ARAŞTIRMALARINIDA BULUNUP İNSAN PSİKOLOJİSİNİN SANATA OLAN ETKİSİ KONUSUNDA KAZANIMLARI OLDU.

 2001 YILINDA YARIM KALAN EĞİTİMİNİ SONLANDIRMAK AMACIYLA TEKRAR MARMARA ÜNİVESİTESİNDEKİ ÖĞRENCİLİK YAŞAMINA DÖNEN GÜNER YENER AYNI YIL BU OKULDAN RESİM –İŞ ÖĞRETMENİ OLARAK MEZUN OLDU.

BİR YANDAN ÇALIŞMALARINA DEVAM ETTİ  ,BİR YANDAN DA ÖĞRETMEYE DEVAM ETTİ.

ÇALIŞMALARINA BİLGİSAYAR  DESTEKLİ YENİ AÇILIMLAR DA GETİREN SANATCI KAVRAMSAL VE DİJİTAL SANAT DİSİPLİNLERİNDE ÇALIMALAR YAPTI.

BU SÜRE ZARFINDA  ARKADAŞLARININ ISRARI ÜZERİNE ÇEŞİTLİ KARMA SERGİLEREDE KATILMA FIRSATI BULAN SANATCININ  EĞİTİM ALANINDAKİ BAŞARISI ESERLERİNİN ÖNÜNE GEÇMİŞTİ.

1993 TE BAŞLAYAN EĞİTİM KONUSUNDAKİ ÇALIŞMALA SERÜVENİ SANATCIYI KAMÇILAYIP BAŞARI HIRSINI DAHADA ARTIRDIĞINDAN MİSYONUNU HER ZAMAN KORUMAYI BAŞARDI VE HALEN İSTANBUL MALTEPEDE KENDİ ATÖLYESİNDE DESEN AĞIRLIKLI EĞİTİM ÇALIŞMALARIYLA SANAT SEVER GENÇLERE SANAT EĞİTİMİ VEREREK OLDUKCA SIRADAN  BİR YAŞAM SÜRMEKTEDİR.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 7/3/2007 - REKLAMCILIĞIN İLK TEMSİLCİLERİNDEN

Kategori: biyografiler

 

 

Pencereyi kapatmak için tıklayınızPencereyi kapatmak için tıklayınız

 

Pencereyi kapatmak için tıklayınızPencereyi kapatmak için tıklayınız

 

www.ihaphulusi.gen.tr/

 

Milli Piyango bileti almak, babamın tek ve sürekli tutkusu idi. Onu yitirdiğim günden beri elimde kalan bazı kitapları arasında bir bilet nedense hep durur. Ondan kalan bir anıya mı, yoksa sadece bir kağıt parçasında kaşı gözü olan, benim insanlarımdan bana bakan gözlerini mi görüyorum. Köşede bir üçgen, üstte ve altta bir isim, imza; İhap Hulusi-İstanbul.

Türk görsel sanatlarının sorunlarını izlemek ve çözmekle yükümlü kurumlara sormalı.İhap Hulusi Görey'i tanıyor musunuz? Yanıt:Kim? İhap Hulusi Görey mi? Ha o mu...Öyleyse Devlet Güzel Sanatlar Yüksekokulu'na gidiniz. 1920'lerin Türkiyesinde grafik sanatı nedir, afiş nedir kimse bilmezken piyangosu, Tekel ambalajları ve posta pullarına kadar yayınlayan grafik ve afişleri erdemli bir biçimde tek başına üreten bu ustayı "sessiz ve derinden gelen asırlık bir emek adına" tanıyınız.

BİR BÜYÜK USTA
Türk afiş sanatı ve reklamcılığının ilk temsilcisi olan İhap Hulusi, ilk ve orta öğrenimini Kahire'de İngiliz okullarında tamamladı. Babası Ahmet Hulusi, Mısır'ın ünlü bir mimar ve müteahhiti, kardeşlerinden Yavuz Görey Türkiye'nin en ünlü heykeltraşlarından biri, Nihat Görey ise Mısır'ın önde gelen müzecilerindendi. İhap Hulusi, 1920'de resim eğitimi için gittiği Almanya'nın Münih kentinde dört yıl Heiman Schule aölyesinde çalıştı. Resmin ticari alandaki karşılığı olan afiş ve basın ilanları dalında Kuntsgewerbe Schule'de ünlü afiş ressamı Ludwig Hohlwein'in yönetiminde üç yıl grafik eğitimi aldı.

İhap Hulusi, 1923'teki Galatasaray Sergisi'ne Almanya'da yaptığı altı afişiyle katıldı. Bunlar Türkiye'de sergilenen ilk çalışmalarıydı. Kendisi de ressam olan Sultan Abdülmecid, afişlerini çok beğendiği sanatçıyı saraya davet ederek kutlamıştır.

1925'te yurda dönen sanatçı, ülkemizde henüz tanınmaya başlayan grafik ve afiş sanatı alanında aralıksız 56 yıl çalışmıştır. İhap Hulusi bu çalışmalarıyla sadece grafik ve afişin tanınmasını sağlamakla kalmamış, ayrıca Türk reklamcılığının öncüsü olmuştur.

İleri düzeyde İngilizce, Almanca, Fransızca ve Arapça bilen sanatçı, 1927'de ailesinin baskısıyla kısa bir dönem için dönemin Dışişleri Bakanlığı'nda görev yapmak zorunda kalmıştı. Ancak afiş ve grafik alanında kendisini ve çalışmalarını tanıtmak amacıyla zamanın en gözde dergisi olan Akbaba'dan Münif Fehim ve Ramiz'le bilikte çalışmaya başlamıştır.

İLK ÖZEL ATÖLYE
Tasarılarında mizahın dışında ticari bir anlatım dilini de kullanan İhap Hulusi, ses getiren çalışmalarının ardından birçok gazete ilanı ve afiş almaya başlayınca 1929'da ilk özel atölyesini açtı.
Teyyare Piyangosu (bugünkü adıyla Milli Piyango) için 45, Tekel İdaresi için 35 yıl çalışan İhap Hulusi, ülkemizde Latin harfleriyle yazılan ilk alfabenin kapak resmini tasarlamış (Atatürk, Ülkü 1932), Ziraat Bankası, İş Bankası, Yapı Kredi, Garanti, Sümerbank, Emlak Kredi, Türk Ticaret Bankası, Maliye Bakanlığı (tahviller), Türk Hava Kurumu, Kızılay, Yeşilay, Tariş, Zirai Donatım Kurumu ve birçok özel kuruluşa çeşitli çalışmalarıyla hizmet vermiştir. Bu süreçte İhap Hulusi, yurt dışında da adını duyurmuştur.

Bayer'in afiş ve etiketleri (1932), Mısır'ın Tekel İdaresi, Devlet Demiryolları ve Şehir Hatları'na ait afiş ve ilanları, ünlü İngiliz viskisi John Haig 'in, İtalyanların Cirzano ve Fernet Brenca'nın afiş ve etiketleri İhap Hulusi tarafından yapılmıştır.

Grafik ve resim eğitimi görenlerin bu büyük ustayı tanımamalarını, çalışmalarını bilmemelerini düşünemiyorum. İhap Hulusi 'nin 1984'te Milli Piyango İdaresi Sanat Galerisi'nde açılan sergisinin davetiyesini bir önseziyle yıllarca saklamış ve aynı yılın ilkbaharında Kınalıada'daki Poyrazlı Köşk'te kendisiyle tanışma mutluluğuna eriştim.

Güzel sanatlara düşkünlüğüm ve yaratıcı çalışmaları koruma inancım, yıllar sonra Çukurcuma'daki bir söyleşinin ardından beni bu eşsiz koleksiyonla buluşturdu.

İhap Hulusi'nin değerli kolesiyonuna ulaşmak, kanımca reklam sektöründeki 25 yıllık çalışma yaşamım içinde en anlamlı başarı...

HEM SANATKAR, HEM PSİKOLOG
İhap Hulusi'yle ilgili okuduğum sayısız yazı içinden bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum. Gazeteci-yazar Fatih Türkmen diyor ki: "O bir afiş ressamı, sanatkar ve psikologdur. Günlük hayat gaileleri ile yorgun düşmüş insanlara hitap eder. O, sanat zevkini en geniş manasıyla halk kitlelerine hissettiren bir mürebbidir."

Onu tanımak ve daha geniş kitlelere tanıtmak adına açılması planlanan İhap Hulusi Görey Görsel Sanatlar Müzesi için iki yıldır uğraş veriyoruz. Onun için 100. yıl anı pulu ve parası bastırıyoruz. Her şey alın teri ve emeği olan, tüm söyledikleri bugün yaşayan üstad için...

Üstadın yapıtlarına baktığımızda o devirde kolay değil bu iş. Sanki bunları yaratan, üreten o değilmiş gibi... Sanatındaki o sessiz sadelik... Bazen işlerini tasnif edip düzenlerken "Aman üstad, neler yapmışsın sen" diyesim geliyor. Etkilenmemek elde değil. Öyle ya, ülkemizde daha kırk günlükken şarkı söyler gibi ağlayan "sanatçılar" dururken...

Resmini ilk kez ticari boyuta, ilana geçirdiği yıllardan bir örneği aktarmak istiyorum. 1923'
lü yıllardaki Ankara Balı ilanı... Bir erkek ile genç bir kadın figürü... Erkek, genç kadını öpüyor. Başlık, "Ankara Balı daha tatlı" O çağ ve espiri! Yine taptaze...

Evet işte böyle, koca üstadın bir yerde alın yazısı bu... Ama asırlarda geçse piyangolarda, gazetelerde, içki ve sigara ambalajlarındaki "üçgen"i halkın kafasından, gönlünden kim çıkarabilir, söyler misiniz?

Öylesine derinden emekçi bir usta... O kusursuz bir disiplin içindeki siyah-beyaz grafikler... O ne uğraş bilgisi... Tanıtımını yaptığı ürüne insanı bağlayan, mesajı bir şimşek gibi beyne çakan, renkçiliği, lekeciliği ve çizgiciliği içinde barındıran afişler... Urbası, kasketi, şalvarı yazması ve ağzı burnuyla benim halkımın insanları... Zenaata sanat bu kadar katılır.

 

Yukarıda İhap Hulusi Görey hakkındaki yazısını okuduğunuz

 

BUDA ESKİ REKLAMLARDAN BİR KAÇ ÖRNEK

 

 
 
 
 
 
 
 
 
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 26/2/2007 - EĞİTİMCİ SANATCILARIMIZDAN

Kategori: biyografiler

KÖYÜMDEN EĞİTİM SAYESİNDE İLK BEN ÇIKTIM

Grafik ve fotoğraf sanatçısı İbrahim Demirel, daha çocukken ilgi duyduğu sanat alanında yetişti, sonra da binlerce öğrenci yetiştirdi. O, eğitimciliğini hep ön planda tutan bir sanatçı oldu.

İbrahim Demirel, 1941’ de Malatya, Akçadağ, Körsüleymanlı köyünde doğdu. Akçadağ Öğretmen Okulu, Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri ve Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’nu (Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) bitirdi. Çeşitli kuruluşlarda grafikerlik, reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı yaptıktan sonra 1975’te Umut Poster Yayıncılık ve Grafikerlik Stüdyosunu kurdu. 1979’da Hollanda Hükümeti tarafından ilk fotoğraf albümü  olan “ Yaşam Kavgası “ yayımlandı. 1981’de “Fotoğraf” ders kitabı basıldı. 1995’de 4 adet portfolyo albümü yayımlandı. 2004’de “İbrahim DEMİREL Fotoğrafları Üzerine Bir İnceleme” kitabı yayımlandı. 1982’de Sanatyapım Plastik Sanatlar Atölye ve Galerisi’ni kurdu. Bugün Başkentin seçkin sanat merkezlerinden biri olan bu atölye ciddi, tutarlı eğitim anlayışıyla sanat eğitimi vermektedir. Türkiye’nin sayılı koleksiyonerlerinden biri olan İbrahim DEMİREL, en az 3000 yağlı boyadan oluşan önemli bir resim koleksiyonunun yanısıra toprakaltı ve etnografik parçalardan oluşan seçkin koleksiyonların sahibidir. Grafik ve fotoğraf çalışmalarıyla yurtiçinde ve yurtdışında (Çin,Yugoslavya, İtalya) çok sayıda ödül alan İbrahim Demirel, eğitimciliğini Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü’nün dışında da dia gösterileri, sergiler, konferanslar, radyo ve televizyon programları, çeşitli sanat yayınları ile sürdürmektedir. 2004 yılında yaptığı fotoğraf çalışmalarıyla Truva Sanat ve Kültür Derneği’nce yılın Fotoğraf sanatçısı ödülüne layık görülen sanatçı PTFD (Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği) üyesi, AFSAD ve Gezginler Kulübünün de onur üyesidir.

Nasıl bir çocukluk  ve gençlik geçirdiniz, bu dönemde neler belirleyici oldu, neleri unutamadınız?

8 kız kardeş arasında tek erkek  çocuk olarak, her istediği yapılan  mutlu bir çocuktum. Zanaatkâr, yetenekli, aynı zamanda da son derece verici, herkesle her şeyini paylaşan  bir babanın çocuğuydum. Durulova köyünde (Malatya, Akçadağ) bulunan yumuşak bir taştan heykeller yaparak oynadığımı hatırlıyorum.  Gençlik yıllarımda İstanbul’da hem sanat eğitimi alıyor hem çalışıyordum. Aldığım eğitim ve yaptığım iş çok sevdiğim sanat alanında olduğundan okul, iş; hepsi benim için çok keyifliydi. Babamın maharetini, insancıl yanını ve  bize yaklaşımları, dünya görüşleri, mesleki yeterlilikleri açısından hocalarımı hiç unutamadım, onları kendime örnek aldım. Ulusal ve uluslararası  ödüller aldım, sergiler açtım, binlerce öğrenci yetiştirdim, jüri üyelikleri, dia gösterileri, radyo ve televizyon programları, basının röportaj taleplerine cevap verirken hep insanlara katkım olması için  eğitimci gözüyle konuyu ele aldım. Köyümden eğitim sayesinde ilk olarak ben çıktım, eğitimin önemini anlayan biri olarak başkalarına da katkım olsun diye elimden geleni yaptım. Köydeki yaşamı, sıkıntıları  hiç unutmadan daima ileriye baktım. Geçmişle, geldiğim yerle bağlarımı asla koparmadım,  ama hep daha iyiye ulaşmak  için çalıştım ve köyümdeki gençlere de örnek oldum. Benden sonra pek çok akrabam, yeğenim beni örnek alarak okudular, pek çoğu sanat eğitimi gördü.


O yıllarda düşlediğiniz meslek ve kendinize örnek olarak seçtiğiniz kişiler var mıydı

Yalnızca sanat alanında çalışmak istedim ve hayalimi gerçekleştirdim. İlköğretim Müfettişi olan eniştem (ablamın eşi) eğitime başlarken hem örnek aldığım hem desteğini gördüğüm bir kişiydi. 

Öğrenciyken en sevdiğiniz dersler, etkinlikler  nelerdi?

Resim dersini, sanatsal etkinlikleri çok severdim.

Yükseköğretim için  güzel sanatlara yönelmenizde neler etkili oldu?

Sanatı çok sevdiğimden resim derslerinde başarılıydım,  okulun mevsim şeritlerini yapıyordum. Geçenlerde kaybettiğimiz ressam Hasan KAVRUK müfettiş olarak okulumuza geldiğinde yaptığım işleri çok beğenerek öğretmenime beni İstanbul’a göndermelerini söyledi, böylece Akçadağ Öğretmen Okulu’ndan sonra İstanbul Çapa Resim Semineri’ne gönderildim. Orada da Türkiye’nin tanınmış hocalarından eğitim almak,  yolumu belirlemiş oldu. İki yıl Van’ın köylerinde öğretmenlikten sonra Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu (şimdiki Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar  Fakültesi) Fotografik Bölümü’nü birincilikle bitirerek eğitimimi tamamladım.

Fotoğrafçılığa nasıl başladınız?

1968’de Tatbiki  Güzel Sanatlar’da  okurken Hayat dergisinin açtığı bir fotoğraf yarışmasında ilk ödülümü aldım.  Yine 1969’da ilk  kez bir karma sergiye katıldım, tanınmış fotoğrafçılardan övgüler aldım. Artık fotoğraf benim için vazgeçilmez bir tutku ve yaşam biçimi olmuştu. O zamandan beri aralıksız olarak çalışmalarımı sürdürüyorum.

Sanatçı kişiliğiniz yanında, aynı zamanda üniversitede öğretim üyesisiniz. Öğrencilerinize, gençliğe bakışınız nasıl?

Karşımızda sorgulamayan bir gençlik var. Oysa gençler çok okumalı, çevresinde ve dünyada olan biteni yakından izlemeli ve sürekli sorgulamalı ki dünyayı olumlu yönde değiştirebilsinler.

Fotoğrafçılığa ilgi duyan genç arkadaşlarımıza  ne önerirsiniz? Yükseköğrenim açısından bu alana yönelmek isteyenler nasıl ve nereden başlamalılar?

Çok çalışmalarını öneririm. Bu çalışma yalnız fotoğraf çekmekle değil, yine çok okumak, araştırmak, sergileri, fotoğraf yayınlarını, yakından izlemekle olabilecektir. Çok sayıda fotoğraf görmek bir anlamda göz eğitimi sağlayacak, bakış açılarını değiştirecektir. Artık günümüzde multidisipliner bir sanat anlayışı egemen olduğundan fotoğrafla yetinmeyip diğer sanat dallarıyla da mutlaka ilgilenmeleri gerekiyor. Bu alana yönelmek isteyenler öncelikle fotoğraf derneklerinin kurslarına, çeşitli etkinliklerine (foto safariler, yarışmalar, vs.)  katılarak  başlayabilirler.

Genç arkadaşlarımıza  üniversiteye giriş öncesinde önerileriniz var mı?

Ne istediğini bilmek  yaşamları  boyunca en büyük kazançları olacaktır. İsteklerini elde etme yolunda kendilerini amansız bir mücadeleye hazırlayan ve bu konuda en çok emek verenler aynı zamanda yaptığı işten en çok keyif alan birer meslek sahibi, mutlu birer birey  olacaktır. 

Kafanıza koyup eninde sonunda başardığınız neler var?

Çocukluğumdan beri sanatçı olmak istedim, resimle başlayıp fotoğrafta karar kıldım. Ama plastik sanatların her dalıyla yakından ilgiliyim. Kurduğum plastik sanatlar atölye ve galerisi; Galeri Sanatyapım Ankara’nın en eski galerilerindendir ve 27 yıldır  resim, fotoğraf kursları, seçkin sergileriyle Başkent’e hizmet vermektedir. Sanata olan tutkum nedeniyle  bugün  Türkiye’nin en önemli resim koleksiyonlarından birini oluşturmuş bulunuyorum.

Keşke bunu da yapabilseydim dediğiniz şeyler var mı?

Birikimimi  müze, vakıf, okul gibi oluşumları içinde barındıran bir kültür kompleksi haline getirerek gelecek kuşaklara aktarabilmek en büyük hayalim. Ancak bu da büyük  finans kaynakları gerektirdiğinden henüz bu projemi hayata geçiremedim ama çalışmalarımı sürdürüyorum.

Fotoğraf sanatı dışında İlgi alanlarınız, hobileriniz var mı?
İç mimari, dekorasyon, seyahat ederek farklı kültürleri tanımak, bahçeyle uğraşmak.

Yaşam boyu eğitime inanır mısınız? Kendinizi geliştirmek için herhangi bir konuda eğitim almaya devam ediyor musunuz?
         
Elbette inanıyorum. Özellikle yaptığım iş teknolojiyle yakından ilgili olduğundan gelişmeleri izlemek  zorundayım. Eskiden manuel makine kullanırken şimdi digital makineye  geçtim, onu tanımak, kullanabilmek  için çalışmak, öğrenmek zorundayım. Artık film kullanmıyor, çektiklerimi bilgisayara aktarıp CD’lere kopyalayarak arşivliyorum. Eskiden binlerce dianın onlarca klasörde dia poşetleriyle arşivlenmesi gerekiyordu ki bu da çok yer kaplıyordu. Eskiden projeksiyonla dia gösterisi için çok ağır bir malzemeyi, müzik kasetlerini, 100 diadan oluşan dia magazinlerini taşımak zorundayken şimdi bilgisayar teknolojisinden yararlanarak  müzikle senkronize kurgulanmış bir dia gösterisini bir CD’ye kaydederek dünyanın her yanına taşıyabiliyorum. Fotoğraf çektiğim sürece yenilenen teknolojiye paralel olarak yeni bilgiler edinmek  zorundayım.  

 

ALINTIDIR

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 23/2/2007 - SERAMİK DEYİNCE AKLA ŞERİF GELİR

Kategori: biyografiler

 

 

ŞERİF GÜNYAR
1958 Denizli'nin Çal ilçesinde doğdu.
1978 devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu seramik bölümüne girdi.
1980 Gorbon Işıl sanat seramikleri bölümünde staj yaptı.
1981 Yeni eğilimler açık hava sergisine katıldı.
1982 Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulunu bitirdi.
1982 YapıKredi Bankası Bebek Şubesindeki ilk kişisel sergisini açtı.
1982 Gorbon Sanat seramikleri bölümünde özgün tasarımlar yaptı.
1986 Kendi seramik atölyesinni kurdu."YORTAN SERAMİK"
1986 Hilton Otelinde hediyelik eşya fuarına katıldı.
1986 SERPO-CAM Fuarına katıldı.
1987 CenAjans ile birlikte Anadolu Uygarlıkları formlarını yaptı.
1991 Almanya'nın Frankfurt kentinde uluslararası Ambiente Fuarına katıldı.
1992 Ambiente Fuarına tekrar katıldı.
1992 Füreyya Koral'ın 40. Sanat Yılı "Kuş" konulu,kırk sanatçının oluşturduğu seramik panoya eser verdi.
1992 Orkun Otel'e 10 metrekare seramik pano yaptı.(İzmir)

1992 İzmir Atlı Spor Klubüne 12 metrekare seramik pano yaptı.
1993 Denizli Organize Sanayi girişine 20 Metrekare seramik pano yaptı.
1993 Marmara Üniversitesi G.S.F Seramik Bölümünde Yüksek Lisansa başladı.
1994 Modern Lale Vazo yarışmasında ödül aldı.
1994 Anadolu'da M.Ö 3000-1200'de içki kapları konulu yüksek lisans tezini bitirdi.
1995 Marmara Üniversitesi A.E.F Öğretim Elemanları sergisi.
1995 Anadolu Üniversitesi G.S.F Seramik Bölümünde Sanatda Yeterliliğe başladı.
1995 Bursa Osmangazi Galeri'de Karma Sergi.
1995 Kocaeli Üniversitesinde Karma Sergi.
1995 Türk Seramik Derneğinin düzenlemiş olduğu "Moadel ve Dekor Teknikleri" eğitim seminerinde bildiri sundu.
1995 Türk Seramik derneğinin düzenlediği 70'lerde Günümüze Seramikçiler Sergisine katıldı.
1997 Türk Seramik Derneğinin "Çaydanlık" Sergisine katıldı.

1999 Seramitek Seramik Fuarı (Beylikdüzü F.M)
2000 Seramitek Seramik Fuarı (Beylikdüzü F.M)
2001 Seramitek Seramik Fuarı (Beylikdüzü F.M)
2001 Türk Seramik Derneğinin "Tabak" konulu yarışmasında birincilik ödülü aldı.
2001 Kültğr Bakanlığı Dosim Turistik Eşya yarışması katılımı 2 eser.
2002 Sasav (Sanat ve Sanatseverler Vakfı) Kurucu Üyeler sergisi.
2002 Kültür Üniversitesi Resim ve Seramik sergisi.(Karma Sergi).

 

YORTAN SANAT
2000 yılında Şerif Günyar'ın danışmanlığında kurulan Yortan Sanat,karmaşıklık ve yoğunluk içersinde yaşantımıza canlılık ve açıklık verme ilkesini benimseyerek faaliyetlerine başlamıştır.Sanat;hayatı anlayan zekanın onu en ilgi çekici,en güzel biçimlere sokması demektir.Sanatsız hayat yabanidir.Bu anlamda güzeli ve güzel olan herşeyi yaşantımıza uygulama amacı içerisinde olan yortan sanat,içimizde yaşayan sanatçıyı açığa çıkarırken takıldığımız engelleri,yaşadığımız zorlukları ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir.
Yortan Sanat,uygulamalı vermiş olduğu seminerlerle,sanatı daha geniş kesimlere tanıtmayı hedeflerken sanatın hemen her dalında faaliyetler göstermektedir.
Yortan Sanat Atölyeleri şu anda seramik,fotoğraf ve çocuklarla sanat (seramik,resim,heykel) bölümlerinde profesyonel anlamda uygulama yapma imkanını sunarken;heykel,resim,ve özgün baskı bölümleriyle de sanatsal faaliyet alanlarını genişletiyor.

 

 

YORTAN SERAMİK
1986 yılında Binay Kaya ve Şerif Günyar tarafından kuruldu.Yortan kelimesinin anlamı M.Ö 3000-2500'de Büyük Menderes Havzasında (Beycesultan) yaşayan insanların yaptıkları seramiklerdir.
Yortan Seramiğin Amacı;daha iyi form,daha iyi sır ve çamurla yüksek derecede seramikler yapmak ve estetik değerini arttırmaktır.
1988'de Binay Kaya'nın ayrılmasıyla Şerif Günyar atölyedeki çalışmalarına devam etti.
Şerif Günyarın Marmara Üniversitesindeki görevine başlamasıyla 1992'de Yortan Seramik Ltd.Şti. olarak faaliyet alanlarını arttırdı.
1988'de CenAjans El Sanatları'la Anadoludaki uygarlıkların imitasyonları yapıldı.
Yortan Seramiğin Özelliği;kendi sır ve çamurunu imal etmesi,model ve kalıplarını da kendi bünyesinde yapmasıdır.
Yortan Seramik;yurtiçi faaliyetlerinin yanısıra yurtdışında da Amerika ve Almanya gibi ülkelere Terracotta tarzında ürünler ihraç etmiş etmeye devam etmektedir.

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

GÜNER YENER'DEN SANAT VE SANATCI ÜZERİNE NETDE BULGULAR BU ÇALIŞMANIN HİÇ BİR TİCARİ AMACI OLMAYIP GÜZEL SANATLAR İLE İLGİLENEN ARKADAŞLARA KAYNAK TEŞKİL ETMESİ AMACI İLE YAPILMIŞTIR FARKLI DİSİPLİNLERDE DEĞİŞİK ÖRNEKLERİNİ GÖRECEĞİNİZ SANAT ESERİNİ BLOĞUMDA İZLEYEBİLECEKSİNİZ guneryener@hotmail.com KLASİK SANAT EĞİTİMİ ANLAYIŞINI BİRAZ OLSUN FARKLILAŞTIRABİLİRSEM NE MUTLU BANA, ÇALIŞMALARINIZDA BAŞARILAR DİLERİM

Son yazılar

İki heykeli geri verin
günün sanat haberleri
‘Mavi Senfoni’ kimde
Tiyatro Festivali başlıyor!
Forum İstanbul açıldı
GÖRMEK VE YÜZLEŞMEK
FAZIL SAY KONSERİNDE İZDİHAM
Fazıl Say'a büyük ilgi
Rekor fiyata satıldı
Özgür Sahne’de Karagöz Delirdi
Londra'nın en etkili isimleri arasında 3 Türk
KÜRESEL ÜRE'TEAM
TÜRKİYEDE BİR İLK HALK SEVDİĞİ EMEKÇİNİN HEYKELİNİ DİKTİ‏
TUYAP/ 18. İstanbul Sanat
Başlıksız
İ N S A N V E D E L İ L İ Ğ İ
ÖNCE İNSAN SONRA BAŞKAN
Victoria ve Albert Müzesi’nden Dünya Seramiği’nin Ba
ÇİZGİDEKİ IŞIK SERGİSİ
Başlıksız
VANDANA SHIVA GDO'YA HAYIR PLATFORMU'NUN KONUĞU OLARAK İ
VANDANA SHIVA GDO'YA HAYIR PLATFORMU'NUN KONUĞU OLARAK İ
Geçmişten Günümüze DANS ve BALE - 1
Geçmişten Günümüze DANS ve BALE - 1
veeee Fikret Mualla !

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
desen plastik sanatların namusudur
desenler
ressam
biyografi
eserlerimden örnekler
desen örnekleri
SERAMİK
uğraşmış arkadaşımız
GÜZEL FOTOĞRAFLAR
NÖBETCİ ECZANEYİ BURDAN BULABİLİRSİNİZ
ZAMANI OLMAYANLARA ÖDEVLERİNDE YARDIMCI
FOTOĞRAFI TADDILAR

Kategoriler

Arkadaşlar

antigone1
polyanna
habipaltiok
guneryener
oturanadam
sahildekibank
bizimada
gulerresim
1sonsuz3
sanategitimi
meleklerimizvebiz
gezenti
mehmet iren
İ.Gazi Özbey
s felsefeci
aylinindunyasi
ziranbula
satiyorumsaaattim
GÜVEN AKBULUT
kalliste
tulipanigratulipanigra
kenanyucel
pigafetta
okulderslerim
umutkuslari
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:6
| Sonraki Sayfa

Sitetistik